Otomatik Narenciye
Merhaba sevgili sinema dostu okur. Bu girişi yaptıktan sonra bile, buna dikkat edecek insanlarla bir an da olsa aynı duyguları paylaşacağım için kendimi o kadar şanslı görüyorum ki, bunu kelimelerle ifade etmek çok zor. Düşünsenize, ülkemizde yaşanan onca probleme rağmen bir kişinin hem sinemayı hem de okumayı seviyor olması gerçekten kayda değer bir durum. En azından benim için.
Normalde Stanley Kubrick’ten bahsetmek için açtım sayfayı ama eski yazılarımı okuyanlar bilirler, yine anlatmak istediklerimden fersah fersah uzaklardayım.
Direk mevzuya giriyorum sevgili okur. Uzun zamandan beridir kendimi mümkün mertebe en iyisini elde ederek toparlamaya çalıştığım bir film arşivi yapmaya çalışıyorum. Arşivi de yönetmen, gösterime giriş yılı, aktörleri, IMDB’den aldığı puan ve buna benzer onlarca ayrıntıya göre kategorize eden bir programı da kayda değer bir süredir kullanıyorum. Bu programı da tanıtmak boynumun borcudur zira kullandığım programa ilişkin hiçbir bilgi ya da tanıtıma denk gelmedim. O da başka bir yazının konusu olsun.
Arşivimin başköşesinde Stanley Kubrick ve Tarantino filmleri yer almakta. Hal böyleyken yönetmene göre film edinmeye gayret ediyorum. Tarantino filmlerinde neredeyse eksik yok ama Stanley Kubrick için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Geçenlerde de arkadaşla lafı açılmışken Otomatik Portakal’dan (A Clockwork Orange) bir hayli söz ettik ve bu filmi bir an önce edinmem gerektiği fikrine kapıldım. Filmi edindim, izledim ve gerçekten çok ciddi bir hayal kırıklığıyla ekranın başında kalakaldım. Uğruna onca methiyeler dizilen film benim için tam bir fiyasko oldu desem yeridir.
Filmi izlemeyenler için bir anlatayım (Filmin içeriğine ilişkin önemli ayrıntıları içerir):
Film 1971, İngiltere yapımı. O tarihe göre belirsiz bir gelecekten yaşanan yozlaşmayı anlatmaya çalışan yönetmen sanki ne yapmaya tam karar verememişçesine şiddet dolu hayatı ile kahramanımız olan Alex’i ve kendi jargonlarıyla anlaştığı suç ortaklarını tanıtarak filme başlıyor. Gelişmiş mimarı yapılar, hat safhada bir yaşam standardı ve yine bu klişeyle köşe başlarında ve köprü altındaki evsizlere yer verilmiş filmde. Alex’in hem kendi iç dünyasıyla, hem kendi suç örgütüyle hem de yaşadığı toplumla çok çok ciddi problemleri vardır. Filmde anlatılmasa da filmin ana kaynağı olan Aziz Üstel’in çevirdiği kitabında Alex, 14 yaşındaki bir kıza tecavüz edecek kadar sapkın bir birey olduğu anlatılmakta ama bunu filmde göremiyorsunuz. Böyle bir ayrıntıyı göremediğiniz için üzülmeyin zira film neredeyse tecavüz sahneleriyle dolu ve kahramanın nasıl bir psikoloji ile dünyaya baktığı çok iyi aktarılmış. Ama sürekli kısır bir mekânda dönen film benim için kabak tadı vermeye yetti de arttı bile.
Filmde kullanılan en önemli ayrıntılardan bir tanesi de yaşanan bütün olumsuzlukların insan psikolojisinde yaşatılması umulan rahatsızlık için tezatlarla bezenmiş olmasıydı. Mesela Alex ve suç örgütü ne zaman yorulsalar, süt içerek güç toplamaları sütün temizliği, saflığı ile yapılan işlerin kirliliği gibi tezatlar hemen her sahnede kullanılmış. İşlenen suçlar aktarılırken en iyi klasik müzik eserlerinin arka planda çalması gibi. Zira bu müzik ile daha sonra ıslah edilmeye çalışılan Alex’e işkence bile yapılıyor.
Beni rahatsız eden durumlardan bir tanesi de buydu açıkçası. Alex’in suç örgütü gibi onlarca suç örgütü olduğundan söz ediliyor, hatta onlarla bir kavga sahnesinden de sadece mevcut düzene değil, bu suç örgütlerinin birbirlerine karşı da düşman oldukları fikri anlatılmak istense de suçlulurın kendilerine olan özgüvenleri ve dakikalarca görülmeyen bir otorite simgesiyle dünya üzerinde hiçbir kural kalmadığı fikrine kapılan seyirci daha sonra arkadaşlarının Alex’i satmaları sonucunda işi psikolojik düzeyde çözmeye çalışacak kadar ileri, asker disiplini ile işleyecek kadar ciddi bir adli makamın olduğu görülünce bu ne perhiz ne lahana turşusu demekten kendini alamıyor. Gerçi abartılı bir disiplin anlayışıyla işleyen adli makamlarla da makarasını geçen Kubrick, o durum psikolojini çok iyi aktarabilmiş. Devamını oku…















Son Yorumlar